Yunanistan'da telefon konuşmalarının en klasik sorusu "Nasılsın?" değil, "Neredesin?" oluyor. Çünkü Atinalılar için yaşam büyük ölçüde sokakta, meydanlarda ve sofralarda geçiyor. Bir kafede tavla sesleri arasında kahve içmek, mahalle meyhanesinde fıçıdan doldurulan ev şarabını yudumlamak ya da gölge ağaçların altında uzayan meze sofralarında saatler geçirmek günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası. Masalar aceleyle kalkılacak yerler değil burada; arkadaşlar sonradan gelir, komşular uğrar, garson bile sigara molası verir.
Gastronomi yazarlarının da dikkat çektiği gibi "Atina mutfağı" tanımı aslında sanıldığı kadar net kabul edilmiyor. Bugün şehrin simgesi gibi görülen musakka ve pastitsio bile yaklaşık yüz yıl önce, Yunanistan'ın ilk yemek yazarı Nikolaos Tselementes'in yayımladığı yemek kitabıyla yaygınlaşmaya başladı. Tarih boyunca farklı kültürlerin buluşma noktası olan başkent, Ege adaları ya da Mora Yarımadası gibi kendine özgü ve katı kurallarla şekillenmiş bir mutfak geleneği oluşturmadı.
Buna rağmen Atina'nın güçlü bir gastronomik kimliği bulunuyor. Etin kıt olduğu dönemlerden miras kalan "israf etmeme" anlayışı, mahalle pazarlarından alınan mevsimlik ürünlerin ön planda olması ve Osmanlı döneminden günümüze ulaşan pişirme teknikleri, kentin mutfak kültürünü şekillendiren temel unsurlar arasında yer alıyor.
Kenti sevenlerin özlediği tatlar da tam olarak bunlar. Izgara kuzu pirzolalarının üzerine sıkılan limon, neredeyse müdahale edilmeden pişirilen sebzeler, cesur sakatat yemekleri ve uzun pazar öğle yemeklerinde küçük uzo kadehleri eşliğinde gelen mezeler, Atina'nın gerçek ruhunu yansıtıyor.
İşte bu nedenle hazırlanan gastronomi rotası, turistik restoranlardan çok şehrin yerlilerinin müdavimi olduğu küçük lokantalara, yer altındaki tarihi tavernalara, eski depolara kurulan şarap barlarına ve onlarca yıldır aynı tarifleri sürdüren aile işletmelerine uzanıyor.
Atina'nın en ilginç duraklarından biri Diporto. Yaklaşık 130 yıldır hizmet veren bu bodrum tavernasında basılı menü bulunmuyor. Siparişler işletmenin sahibi Dimitris Koliolios tarafından sözlü olarak anlatılıyor.
Masaların neredeyse tamamında ise tek bir yemek bulunuyor; soğan, sarımsak, kekik ve biberiyeyle uzun süre pişirilen nohut yemeği. Yanında salamurası halen damlayan beyaz peynirle servis edilen bu tabak, birçok Yunan için çocukluk ve ev yemekleri anlamına geliyor.
Restoranın tabelası bile yok. Buraya ulaşmak isteyenlerin canlı müzik sesini ve mutfaktan yükselen kokuları takip etmesi gerekiyor.